SAĞLIK HUKUKUNDA İSPAT & SORUMLULUKTA ZAMANAŞIMI
Sağlık hizmetleri insan hayatının devamlılığı açısından en önemli faaliyetlerin başında gelmektedir. Ancak sağlık hizmetlerinin sunulması sırasında birtakım aksaklıklar ortaya çıkabilmektedir. Bazı cerrahi müdahalelerin acil bir şekilde, bazılarının ise belirli bir zaman aralığında yerine getirilmesi gerekmektedir. Bu müdahalelerin yerine getirilmesi sırasında ortaya çıkan hatalar neticesinde hastalar açısından çeşitli mağduriyetler ortaya çıkabilmektedir. Bu bozukluklar veya hatalar bazı durumlarda sağlık hizmetinin bizatihi kendisinden, bazı durumlarda ise doğrudan doğruya sağlık hizmetini yerine getiren kamu görevlisinin kastı yahut ihmali sebebiyle ortaya çıkabilmektedir.
Bu doğrultuda sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesinde ortaya çıkan eksiklik veya aksaklıkların ispatı son derece önemlidir. Genel kural olarak davada ispat yükü; zarar gören hastanın üzerindedir. İdarenin kusurlu olduğunun kanıtlanması, idarenin eylem ve davranışından zarar gören kimseye düşer. Ancak istisnalar ve Doktrinsel tartışmalar mevcuttur.
Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.”
Türk Borçlar Kanunu 112. maddesi; Borç hiç veya gereği gibi ifa edilmezse borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür.
Yeni Borçlar Kanunu’nun 112. maddesinde ve devamında borcun ifa edilmemesi nedeniyle borçlunun sorumluluğu düzenlenmiş ve Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesinde ‘kanunda aksi belirtilmedikçe’ ibaresi nedeniyle kanunla düzenleme yapabilme yetkisi tanındığından ispat yükü el değiştirmiştir.
KUSUR İLE İSPAT ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?
Hekimin tıbbi malpraktisten kaynaklanan zarardan sorumlu tutulabilmesi için yerine getirdiği sağlık hizmeti sırasında kusurunun bulunması gerekmektedir. Kusur olmadan hekimin sorumluluğuna gidilebilmesi mümkün değildir.
Meydana gelen olayda hekime hiçbir kusur atfedilemiyor ise bu durumda hekimin sorumluluğuna gidilmesi mümkün değildir. Bu sebeple somut olaylarda hangi fillerin kusur olarak değerlendirip değerlendirilmeyeceği hususunun çok iyi tespit edilmesi gerekmektedir.
Verilen Yargıtay kararları doğrultusunda hasta, hekimin kusurunu ispat yükü altında değildir.
Bu doğrultuda somut olayda hekim ile hasta arasında sözleşmeye aykırılık oluşması halinde zarar gören hasta, sorumluluğa ilişkin şartların varlığını, alacak hakkının varlığı için ispatlamak zorunda olmasına rağmen, hekimin kusurunu Türk Borçlar Kanunu’nun 112. maddesine göre ispatlamakla yükümlü değildir. Tıbbi müdahalede bulunan hekime kendi kusursuzluğun ispatlama yükümünü yüklenmiştir.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 5.4.1993 tarihli, 131/2741 sayılı kararı uyarınca; "Doktor, tıp biliminin verilerini yanlış ya da eksik uygulanmışsa, mesleğinin gerektirdiği özel koşullara gereği ve yeteri kadar uymamışsa, meslekî kusurunun varlığı kabul edilmelidir. Davalı doktor meslekî bilgisinin tüm icaplarını yerine getirdiğini, kusur bulunmadığını ispatla zorunludur. Aksi durumda, BK m. 96 gereği sorumludur.” şeklinde hüküm tesis etmiştir.
İhmale dayalı tıbbi hata (malpraktis) nedeniyle zarar gören hastanın tazminat alabilmesi için;
unsurlarının varlığını ispat etmesi gerekir.
TIBBİ HATANIN İSPATLANMASI
Dava süresince tıbbi hataların varlığının ispatlanması kanunda düzenlenen belirli kurallara tabidir.
Danıştay 10. Dairesi’nin 2004/6540 Esas 2007/4237 Karar sayılı, 19.09.2007 karar tarihli ilamı kapsamında; “…bebeğin oksijen yetersizliğine bağlı beyin ölümü tanısıyla dünyaya gelmesinde idarenin hizmet kusurunun bulunduğu iddiasıyla uğranıldığı ileri sürülen manevî zararın tazmini istemiyle acılan davada Kadın Doğum Bölümünün kusurlu olduğuna önemli delillerin kaybolmasını engellemede gerekli özeni göstermeyen ve hastane acil ameliyat koşullarının organizasyonunda eksikliği bulunan hastane idaresinin kusurlu olduğu gerekçesi ve Yüksek Sağlık Şurası'nca yapılan tespitler uyarınca, davalı idarece yürütülen sağlık hizmetinin kuruluşunda ve işleyişinde ağır hizmet kusurunun bulunması nedeniyle idareyi manevî tazminata mahkûm etmiştir.
Danıştay 10. Dairesi’nin 1994/3258 Esas, 1995/2379 Karar sayılı, K.T. 3.5.1995 tarihli ilamında; "…Halkın sağlık hizmetlerini yürütmekle görevli olan davalı idare, hastanelerde yapılacak tedavilerin ve cerrahi müdahalelerin tıbbi esaslara uygun biçimde, hizmetin gerektirdiği yeterliliğe sahip personelle ve gerekli dikkat ve özenin gösterilerek yapılmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu nedenle Üniversite Hastanesinde yapılan ameliyat sırasında oksijen yerine karbondioksit gazı verilmesi sonucu meydana gelen ölüm olayında idarenin ağır hizmet kusuru bulunmaktadır” şeklinde karar tesis etmiştir.
KUSUR İSPAT İLİŞKİSİ
Kamu veya özel hastane olması fark etmeksizin hasta, tıbbın tüm icaplarından yaralanma hakkına sahiptir. Gerek teşhis gerekse tedavi bakımından gerekli dikkat ve özenin gösterilerek hastanın bakımının yapılması esastır.
Hastane araç gereçlerinin arızalı olması yahut gerekli bakımlarının yapılmamış olması, teşkilatının iyi işlememesi veya ilaçların zamanında temin edilmemiş olması, yeterli araştırma yapılmaksızın teşhis konmuş olması veya eksik tedavinin uygulanması kabul edilebilir bir kusur değildir.
Danıştay’ın 27.03.2002 tarihli kararı; “Osmangazi Üniversitesi Hastanesi'nde gerçekleşen bir göz ameliyatı sonucunda hastanın %60 oranında görme kaybına uğradığı görülmüş, ancak yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda görme kaybının idarenin kusurundan kaynaklanmadığı, idarenin gerekli her türlü önlemi almasına rağmen böyle bir sonucun ortaya çıktığı görülmüştür. Bu anlamda Danıştay, söz konusu ameliyattan dolayı idarenin sorumlu tutulabilmesi için ağır hizmet kusurunun bulunmasının şart olduğunu belirtmiştir.
Tıbbi müdahalede bulunan hekimin kendi kusursuzluğunu ispatlaması gerekmektedir. Bunun yanı sıra hekimin aydınlatma yükümlülüğü bulunmaktadır.
Tıbbi müdahalenin hukuka uygun olarak kabul edilebilmesi için, hekimin teşhis (tanı), tedavi ve süreç hakkında hastasını açık ve anlaşılır bir dille aydınlatmalıdır. Bu kapsamda, hekim hastasını mesleki uygulama ölçütü, makul hasta ölçütü veya sübjektif ölçüt kullanarak aydınlatmaktadır. Aydınlatma yapılmaksızın yapılan her tıbbi müdahale hukuka aykırı olarak kabul edilebilmektedir. Ancak acil tıbbi müdahalenin gerektiği durumlarda hekim hastayı aydınlatma yükümlülüğünden muaf tutulabilmektedir.
Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğine dair ispat yükü hekimdedir. Hekimin aydınlatma yükümlülüğü aydınlatılmış rızayı kavramını da içerisine alan daha kapsamlı bir yükümlülüğü ifade eder. Başka bir ifadeyle, aydınlatılmış rızanın aydınlatma yükümlülüğünün kapsamına dahil olmasının yanı sıra, hekimin hastasına uygulandığı tedavinin sonrasında da neler yapılması gerektiğine ilişkin bilgilendirmesi de kapsama dahil edilmektedir.
AYDINLATMANIN ŞEKLİ
Aydınlatmanın hangi kurallar çerçevesinde yapılacağına dair konuyu düzenleyen mevzuat hükümlerinde sınırlayıcı bir kural bulunmamaktadır. Aydınlatma yazılı, sözlü, uygulamalı ve bilgilendirici film gösterimi şeklinde gerçekleştirilebilir. İspata etkisi bakımından aydınlatmanın yazılı olması ve hastanın imzasını içermesi önem teşkil etmektedir.
Hekim tarafından tıbbi müdahaleye konu işleme ilişkin matbu bir formun yahut broşürün verilmiş olması halinde aydınlatma yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilmesinden bahsedilemeyecektir. Bu doğrultuda, hastadan aydınlatılmış rızasının alındığına ilişkin, imzalı kısa bir yazının alınması halinde de geçerli bir aydınlatılmış onam yapılmasından söz edilemeyecektir. Aydınlatma yükümlülüğü kural olarak müdahaleyi üstlenen hekime yüklenmiştir. Doktorun yanında çalışan hemşirenin veya başka bir sağlık personelinin bu konuda bir yükümlülüğü bulunmamaktadır.
AYDINLATMADA İSPAT KÜLFETİ
Aydınlatma yükümlülüğünün ispatına ilişkin mevzuatta açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Türk Medeni Kanunu’nda yer alan genel hüküm uyarınca kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, iddianın sahibinin iddiasını ispatla yükümlü olduğuna yer vermektedir. Kanunun ilgili maddesine göre, hekimin aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmeden rızasının alındığını ileri süren hasta, bu iddiasını ispatlamalıdır. Ancak; Doktrinde hekim karşısında zayıf ve korumasız konumu sebebiyle aydınlatmanın yapıldığına ilişkin ispat yükünün hekimde olduğu kabul edilmektedir. Bunun yanı sıra Doktrinde aydınlatmaya ilişkin belgelerin hekimde bulunması sebebiyle de ispat yükünün hasta da değil hekimde olması gerektiği görüşü kabul görmektedir. Hekimin hasta ile ilgili belge ve raporları tutmak ve tıbbi kayıtları saklamak yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu belgelerdeki hata ve eksikliklerden hekim sorumludur.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 2008/15195 Esas, 2009/5671Karar, 28.04.2009 tarihinde “…..davalıların davacıya penisilin enjektesi yapmadan önce alerji testi yaptıklarını ispat edemedikleri gibi, ailesinde alerji öyküsü olmasa bile, nadiren olsa da bu tür komplikasyonların oluşabileceği konusunda, kendisini bilgilendirip aydınlattıklarını ve bu konuda davacının onayını aldıklarını da yazılı belge ile ispat edilmiş değildir.” hükmünü kurmuştur.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 2008/4219 Esas, 2008/10660 Karar, 16.09.2008 tarihli ilamında “…. Ayrıca ameliyat için rıza alınmış olması bu rızanın aydınlatılmış rıza olduğunu göstermez. Hastanın aydınlatıldığının ayrıca doktor tarafından kanıtlanması gerekmekte olup, davalı doktor, davacı hastasını muhtemel rizikolara karşı aydınlattığını kanıtlayamamıştır. Öyle olunca, hukuken geçerli bir rızadan bahsedilemeyeceğinden davanın reddine karar verilmesi usule ve yasaya aykırıdır” sonucuna ulaşmıştır. Özetle Yargıtay’a göre; hekimin aydınlatma yükümlülüğünü usulüne uygun olarak yerine getirdiğini ispat edemediği sürece sorumlu tutulması gerekir.
Tüm bu açıklamalar kapsamında tıbbi müdahale neticesinde zarar gören hastanın tazminata hak kazanabilmesi için; tıbbi müdahalenin hukuka aykırılığını, sahip olduğu hakka zarar veren tıbbi müdahaleyi, tıbbi müdahale nedeniyle ortaya çıkan zararın varlığını, zarar ile fiil arasındaki nedensellik bağını ispat etmesi gerekmektedir.
ZAMANAŞIMI
Türk Borçlar Kanunun 146. maddesinde düzenlenen genel zamanaşımı süresi uyarınca; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.”
Ancak hasta ve hekim arasında kurulan ilişki vekillik sözleşmesi olarak kabul edilmektedir. Borçlar Kanunu’nun 147.maddesine göre vekalet akdinden doğan davalar 5 yıllık zamanaşımına tabidir.
Türk Borçlar Kanunu’nun 147. maddesinin 5. fıkrası uyarınca vekalet sözleşmesine dayalı olarak özel hastaneler veya doktorlar aleyhine tüketici mahkemelerinde açılacak tazminat davalarında zamanaşımı süresi 5 yıldır.
Hekim tarafından belirli bir sonucun taahhüt edilmesi hallerinde hekim ile hasta arasındaki arasındaki sözleşme “Eser Sözleşmesi” olarak değerlendirilmekte ve Borçlar Kanunun 147. maddesinin 6. fıkrası uyarınca sözleşme 5 yıllık zamanaşımına tabidir.
Hekimin ağır kusurunun olması halinde ise TBK’nın 478. maddesi uyarınca zamanaşımı süresi 20 yıldır.
Unutmayın ki hukuki işlemler oldukça hassas ve karmaşık olabilir, bu nedenle yasal danışmanlık ve avukat desteği almak her zaman önemlidir. Bu konuda daha detaylı bilgi ve görüş almak üzere hukuk büromuzdaki uzman avukatlarımızdan destek alabilirsiniz.
Av. EKİN ÇAKIN & Av. NARİN ARSLAN
KAYNAKÇA
Av. Prof. Dr. Yüksel ERSOY, TIBBÎ HATANIN HUKUKÎ VE CEZAÎ SONUÇLARI
Öğr. Gör. Pelin ÇAVDAR, HEKİMİN AYDINLATMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ (Disclosure Requirement of a Doctor)
Araş. Gör. Ahmet Kürşat Ersöz, SAĞLIK HİZMETLERİ AÇISINDAN HİZMET KUSURUNUN AĞIRLIĞI V E İSPAT PROBLEMİ (ÎÜHFM C. LXIX, S.l-2, s. 927-934, 2011)
Çağlar Özel, Doğan N. Leblebici, Organizasyon Kusurundan Doğan Zarar Açısından Özel Hastane ve Hekimlerin Sorumluluklarına Kısa Bir Bakış
Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz YÖRDEM, HEKİMİN HATALI TIBBİ UYGULAMAYA BAĞLI HUKUKİ SORUMLULUĞU (TAAD, Yıl: 11, Sayı: 39 (Temmuz 2019)
Pelin ÇAVDAR, HEKİMİN AYDINLATMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi Arşiv Cilt 22, Sayı 3